kapalı

izninizle, dışarı çıkmam gerek.

kapalı alanlarda sigara içilmediğinden beri klostrofobim var.



ve bazı şarkılar vardır ki sigara içmeden dinleyemezsin

şu saniye

ben makyajımı yaparken, arkamda durup sevdiğin bir filmi anlatabilirsin bana, heyecanla. benim her fırça darbemde yüzüme, sen heyecanını zikredersin kelimelerinle. yüreğine yüreğime darp edersin. kimbilir hangi sevmediğim sahnenin yabancısı olurum o anlarda, nasıl yabancı sana, yalanlarına...

bir yangın çıkar başka bir sokakta. gitmek istediğim tüm şehirler yanar kül olur o sokakta. sen benim bilmediğim bir evin duvarına yaslanmış başka bir kadına anlatırken bulursun kendini, filmi, hayatı...

burada, bu küçük şehirde herkes konuşur senden başka. tanışmak istediğim insanlar sen bakar bana.

doğruları, yanlışları yaşarsın. benim suretim dışında herkesin sureti makyajını yapmış durur karşında...
sen bir yalan daha olursun. hata olursun. suçlarsın. hataların da seni hapseder.

şu saniye olmalar yok mu!! şu saniye sen, şu saniye biz olmalar...


şule ve uygar benim hala aklımda...

uygar : "harika hissediyorum kendimi, çünkü gözlerinde ayışığını gördüm"

"sevgilim ben geldim desen"

yorgun eller ve yorgun gözlerle ne kadar olursa o kadar kalacaklar, söylenecekler ve bitecek yaşanmışlıklar.

küçük bir oda.. ne şaşırtıcıdır ki kokusu burnumda hala, içeri girdiğimde duyduğum sıcak güven duygusuysa ne kadar yakın bir an için, halbuki uzakta, kayıp etmişim...

beni karşılayan bir pencere var. sonrasında olacak olan gibi değil, insanlar var ardında bu pencerenin. bir tepenin yarısı görünüyor. pervazına bırakılmış kahve fincanları var. küçük bir oda olmasına rağmen çok sayıda küllük var etrafta. vanilya kokulu tütsüler pencerenin hemen altında yerde duruyor. çağ dışında kalmanın güzelliğini hala gösteriyor cd çantası, yere saçılmış kapakları albümlerin...
elbette televizyon yok. ne olup bitiyorsa etraftan öğreniliyor. beklenilenin aksine gazeteye benzer alınan tek şey dergilerdi. kahvenin çok sık bittiği ve kahve parasının çoğu kez tedarik edilemediği vakitlerdi.
sigara çok sevilirdi, öyleki sigara almak için birkaç kilometre kar üstünde yürünürdü.
yemekler salata ve haşlamalardan ibaretti.
ana merdiven yerine arka merdivenler tercihti.

tam anlamıyla sıcacık bir dışlanma isteğiydi.

geceler korkutmazdı, gülerek uyunurdu, gerçi mutsuz olsanda korkutmazdı.

şimdinin var etme çabası ozaman daha kuvvetliydi, fakat vazgeçmeler daha kolaydı, vazgeçmeler ve gitmeler anlamlıydı ve evet, daha kolaydı...

"merhamet tanrım, merhamet gözyaşlarıma"


bazen öyle gidesim, terkedesim geliyor; bazense öyle gelesim, bulasım, arayasım ...

sakin

bu müthiş bir şey...
kıyılarıma sertçe çarpışın, uğultun, saçlarımı yalayışı rüzgarının, muazzam bir his... sarılmak gibi sana. hissetmek gibi seni, sımsıkı ve sıcak...

geldiğin gün çay içecek kadar yatıştırılmış değil benim duygularım.
şişeleri devirmeli tüm gülücük ve gözyaşları. o gece yada gün, sen karanlık ve dalgalı, sahilde yok et beni, var edemediğini...

geç saat kırığı

Ve bu hayattan umduğunu
buldun mu, her şeye rağmen?
Buldum.
Ne ummuştun?
Umduğum kendime sevilmiş denmesiydi,
Kendimi sevilmiş hissetmekti yeryüzünde

Raymond Carver

bir başkasını sev

seni sadece yazabiliyorum. sana olan ne varsa içimde, öylece kelime biriktiriyorum. nedeni yok bunun...

ah düşünmüyor muyum sanıyorsun yada düşünüyorum, ama neden?

çok tanıdık bu duygu. acı dolu. gözlerim doluyor anlamsız, kimse görmesin diye saklıyorum. bir de sigaram yokken aklıma gelişin yok mu, seni düşünüp çekemeyişim içime, kahrediyor bu ve bunun gibi bir sürü şey..

sanıyorum bu yazılanlardan da utanacağım yarın. saçma gelecek, anlamsız gelecek, ama birşey değişmiyor sabahları, ne biliyor musun? sen... sen değişmiyorsun. birkaç zamandır bu böyle. rüyalarımda sen, şarkılarda sen, kağıtlarımda,  yastığımda, dilimde, çayımda, zeytin tanelerinde ve ne tuhaftır kalbimde...

şaşırmanı isterdim, bilmeni bunları. bir şeyi daha istiyorum ki bu çok kanatacak, böyle birşeyler yazmanı birine, bir kadına. sev. senden duymak nasıl oluyormuş bileyim. bir başkasını sev, beni nasıl severdin, ben öyle bileyim..

nergis

en çok nergis severim. özlerim kokusunu. yolda kadınlar satardı, yağmur yemiş solmaya yüz tutmuş hallerini. kaç para olursa olsun alırdım. annem de sevdiğimi bilir rast geldiği vakit alır koyardı mutfak masasının üstüne. bu sene kaçırdık mevsimini.

yani nasıl desem... nergis alır mısın bana? sen al, biri alsın diye değil ve bil, çiçeklerden en çok nergisi severim.


bende şarkıdaki gibi hani "bin kalbim olsa sana hepsini vereceğim"...

dört mevsim

Kalmasın takatin
Beklemekten seninde
Geleceğim diyordun
Dört mevsimin birinde
Özlerim diyordun
Mektubunun ilkinde
Perişan ediyorsun
Kendini de, beni de
Kendimi unuturdum
Bakınca gözlerine
Başımı koyardım
Yumuşak dizlerine
Herkesten sakınırım
Mektupların elimde
Geleceğim diyordun
Dört mevsimin birinde

neden nostaljiyi bu kadar çok sevmeye başladınız anlamıyorum. bırakın bana. çekilin rica ederim. neyse bunu da dinleyelim.

                                                           

baba!!!


"yalvarırım hakim bey amca nolur bizi ayırma!!"

canım kardeşim

kahraman çok istiyordu televizyonları olsun. kahraman çok da hastaydı üstelik. ama yoksulluğun gözü olsunda çıksın, nerdeee alamıyorlardı bir televizyon.


ölümü kimse haketmez. ama kardeşler hiç haketmez..

biryerlerde denk gelmeyeyim yine hıçkırarak ağlarım..
zeki müren söylemişti, bir vakit dinlemiştim de hala kulaklarımda durur:

sevgimizin aşkımızın üstünden
sene geçti,mevsim geçti,ay geçti
rüyamızın hülyamızın üstünden
yağmur geçti,dolu geçti,kar geçti

ne birleştik ne ayrıldık biz senle
kış geçti,bahar geçti,yaz geçti
bu aşkın bu sevdanın üstünden
hayat geçti,ömür geçti,yaş geçti

bazı insanlar kendi hikayelerini yazarlar, bazı insanlar başkaları için hikaye yazarlar, bazı insanlar da hikayeyi yazdırırlar.


"buna 20 yıl gözün gibi bakmışsın, yine bak olur mu?"

gördün mü bak!

"NASIL DA eğleniyorum" DEDİĞİM ZAMANLAR SANA BAKIP ağlıyordum. sen gözlerini kapamış kendine içleniyordun. bazen aralıyordun gözlerini, hoş gözlerin de sarhoş, oysa ben bir tek onlara inanırım... ama dur bir dakika, ben de senden başkasına sarhoştum, öyle değil mi?
başka biri olmak istiyorum. isimler seçiyorum "yarın" geliyor ve sıklıyor "dün" ismim benim. bırak öylece kalsın demek büyümek mi yoksa değişmek mi? sorular geliyor ve bir onların bu ziyaretleri değişmiyor hayatta. bazıları cevapları değiştiriyor, bazıları yanıtlamak istemiyor artık. bugün zeynep olsam ya da mehmet olsan sen, bana fiona diye seslense bir kış tepesinde adam.

bir aşkın olsa, aşkının bir kadını, o kadın ben olsam..

yanıltsan beni. ansızın olsan. öylece olsan. kokunu bilsem.

Cemal Süreya demiş ya:

Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni
Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi
Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini
Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli
Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki
Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği
Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki
Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini
Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri
Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…
Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki
Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki
İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:
Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri


Kalp Ağrısı adında bir dizi vardı, ben sevmiştim.

"-gitme zamanı mı geldi?"
"+e biraz daraldım"

bir insan yaşadı : Edgar Allan Poe

Hayata nasıl başladığı umrumda bile değil. Ölümü beni cezbeden çünkü ölümü Edgar'ın herşeyi gibi gizemli. büyük ihtimalle ki bu benim hayalimin ölümüne bir ihtimaldir, çok temiz öldü: biraz bulanık ve alkollü bir düşle uyuyakaldı.
isimsiz şiiri aşkın onun haline göresi, aşık da olur olunur, hem aşırı duygularla hem de hiç aldırış etmeden:
              
               Sevilmek mi?-öyleyse bırakma yüreğini
               Şimdiki yolundan ayrılmaya.
               Olduğun herşeyken şimdi,
               Olmadığın şey olma.
               Böylece kibarlığın, lütfun,
               Aşkın güzelliğin,
               sonsuz bir övgü konusu olacak yeryüzünde,
               ve aşk-basit bir görev...

Edgar bir de hikayeler anlatır, zamana erişmek ne mümkün kaldı ki Edgar almayabilirdi zamanına, bir ihtimal kelimelerini sever, hayal gücünü ve sen içebiliyorsan şarabı, diyelim ki alır böylelikle seni.

bu bir alıntıdır hikayesi Eleonora'dan:

              ...Rengârenk Otlar Vadisi'ne ateşli bir vecd hali, bir nefes gibi yayıldı. Her şey değişmişti. Eskiden çiçeksiz olan ağaçlarda şimdi yıldız şeklinde tuhaf, parlak çiçekler açıyordu. O yeşil halının rengi parlaklaşmıştı. O beyaz papatyalar birer birer solduğunda yerlerini onlarca yakut kırmızısı zambak alıyordu. Yürüdüğümüz yollardan hayat fışkırıyordu. İlk kez gördüğümüz flamingolar diğer şen parlak kuşlarla birlikte bize kızıl tüylerini sergiliyordu...

en çok şu hoşuma gidiyor: zambaklar alıyor papatyaların yerini. halbuki Edgar, papatyaları tanımaz kimilerine göre ve diyebilirler ki aldı yerlerini zaten zambaklar. yine bir düşün masumiyetini ve kaybedişini ve korkusuyla aşkın, kana bulayan ellerini. tam bir şenlik ya da katliam.

dövme her ne kadar erkeklere yakışsa da bu söz çok yakışmış bayan Wood :)

                "All that we see or seem
                Is but a dream within a dream"


bu kadar Edgar bahsi yapılmışken şöyle bir manzaraya bakıp kağıtların üzerine bir şarap bir kahve dökmek niyetindeyim. bunun için de bir emlakçıdan ziyade hayal gücüme ve bir zaman makinesine ihtiyacım olduğu aşikar.

kahve, sigara, bir de önünde oturduğun pencere

Cake - Long Time

kırmızı beyaz mavi sarı

iki vücut. üzerindeki çamuru temizlemeye çalışan fırçanın kıllarına yapışmış rezillik. Uzun bir otel koridorunda oturup talihsizliğime ağladığım zamanlar bunlar.

beyaz kadife

oda renkli. bir perdeyi aralıyorum ve renklere adım atıyorum. dikkat çekmek için şatafatın içinde masum rolü oynamak yeterli. hiç beyaz kadife istedin mi? beyaz kadife bir elbise, havlu gibi, iğrenç! fotoğrafın birine bakıp hikayeler anlatabilirim. tek bir fotoğrafa üç noktalık hikayeler... fransızca birşeyler söylerim, birkaç söz, sevdiğim filmlerden.. şehvet, açlık, dedikodu, vahşilik, narsistlik, karanlık.. sonra kalkar dans ederiz.

An Education- "Sur le quais du vieux Paris"

uzay kader phedre

Phedre trajedyası için şöyle denilmiş bir yerde "...Phedre korkunç tutkuların yiyip kemirdiği, kimliğindeki değişimleri dehşetle izleyen, ruhsal düşüklüğünün ve acı kaderinin öldürücü bir şekilde bilincine varan bir kimsedir. Suçluluğunu kabul eder, büyük bir titizlikle inceler kendini. Kafası aydınlıktır, karanlık olan kaderidir..." farkına varmak önemli. peki neyin farkına varmak? bu sorunun tek cevabı var: "kendinin farkına varmak." kimsin nesin önce bunu bilmeli. sonrası detay, sonrası uzay. kötü duygularını iyileştiremezsin, sadece şekil verirsin onlara, kötülükleri daha iyi yaşamak için, evet sen zaten onlarla varsın, seni rahatsız eden şey biçimleri olmalı. kaybedişleri, patlamaları, ayrılıkları, ölümleri yaşarsın. ama düzeltmek istediğin ne varsa sana ve uzaya dair sakin ol, düzeltemezsin. başa dönemezsin. saçlarını salarsın, saçların kirlenir ve ne yazıkki saçlarını yıkamak için su yoktur, bir gün at kuyruğu yaparsın, bir gün topuz yaparsın sonra bir gün de şapka takarsın ama en son gün saçlarını bitler yer. uzayın kaderindir. sana getirdiklerinden kaçamazsan ölürsün.

kahvaltıda buluşmak seninle

kahvaltıda buluşabilirdik.
kimbilir belki bir gece arkadaşlarımla oturduğum yere girerdin kapıdan.
ah ne yazık oldu.
kayıp zamanlama bizimkisi.
sen içeri giriyorsun ve ben kaldırıma adımımı atmışım bile.
bu giz, çok geç kalmış bir masal, ızdırap veren bir kader.
ellerin bir kez olsun dokunur muydu yüzüme bilemem.
oysa ne tuhaf gözlerimi kapattığımda sen hep yanımdasın.
sadece kokunu bilmiyorum.
uzaklığın tek kötü tarafı bu, yoksa seni sevmek o kadar güzel ki.

Sana

Kim ne yapmış hiç yapmadım
Kim ne demiş hiç dinlemedim
Nasıl yazıldın onunla da ilgim yok
Bir köşede içtim kustum
ama sana
Tam olarak sana
Diyelim ki sana
Sana olsa ne olur ki
İşte sana

Lütfen

Lütfen deme
dersen
Nero Paris'i yakar
Kemancı damdan düşer
şaraplar soğandan yapılır

zaten bir erkek bir kadını nasıl sevebilir ki
o kadın sevgiye ölesiye inanırken

Velhasıldan sonra

Bak işte burada duruyor
yatağımın üstünde
kapağını sevdiğim
her bir sayfasına dokunduğum sarı
arasına bir şeyler koyup unuttuğum bir kitap

Senin hikayeni başka bir yerden öğrendim
sevdim de
Ne var ki detayların bana hep sıkıcı geldi
cümlelerini tanımak istemedim

Velhasıl kapağın hep bakir
hikayen ortalıkta kaldı

Acıtan haller

En ücra hücrendeyim dans ederken

uzak bir müzik
en sevdiğin tınılardan o şarkı işte

Benim kalbimi paramparça eden
o acıtan haller kaç tane anlamadan
çiviliyor duvara birkaç tane
seninle ve benimle

Beyaz balık

Ne yalnız ne kalabalık

küçük kara balık
beyaz balık artık
ne büyük ne küçük

Artık efsane değil
ama beyaz iyi olandı değil mi?

Mat

Mahcubiyet hala duyduğum
minnet hırsına kendimi unuttum
parlak olan ne varsa çok kirli
toza bulanmış her mat
beyazın ilk anlamı

Birlikte oynayalım

İyi gelmiyor hiçbir şey
ne sigara ne alkol
kalabalık hissettirmiyor
ne geçen arabalar ne karşı evin ışıkları
güven vermiyor kendi suretim

sonra küçük prens:
"gel, birlikte oynayalım, öyle mutsuzum ki"

Gri

Bir günlük ömrüm olsaydı
kanatlarımı taşırdım sırtımda
siyahmış beyazmış bilmeden
şimdi ne olduysa oldu
bir günde kalbim durdu

sonra yeniden birkaç ürkek atış

öldüysem ben
neden hala sıcak
neden hala kanatlarım
yok